19 Ağustos 2013

Sandıklı Demokrasi

Dünyadaki bütün demokratik sistemlerde, temsilcileri seçmenin temeli genel seçimler. Yani, günümüzdeki popüler jargonla "sandık". Kısaca, seçimlerde en çok kişiden oy alan kişi/parti o seçimin galibi olur. Seçim sistemine göre, eğer yeterli oy alabilirse tek başına, alamazsa bir ya da birden fazla ortak ile iktidar kurulur. Bu iktidar, ülkeyi belirli bir süre için yönetir. 

Yönetir ama, bu iktidar, ne kadar oy alırsa alsın, her istediğini yapmakta özgür değildir. Yani, bir kişi/parti %50 gibi bir çoğunlukla iktidarı ele geçirirse, kalan %50'ye kendi düşüncelerini empoze etmede özgür değildir. İktidar, hangi kökenden ve ne kadar çoğunlukla olursa olsun, bütün halkın ihtiyaçları için çalışmalıdır. Mesela, sırf kendisine çok seksi geldiği için, bütün kadınların pazardan muz ve patlıcan almasını yasaklayamaz. Ya da, normal, düz eğitim veren bir devlet okulunu, öğrencilere ve velilere sormadan bir gecede imam-hatip okuluna dönüştüremez. 

Demek ki, "sandık" sadece demokrasinin tanımı olamaz. Her ne kadar seçimle iktidara gelmiş olsa da, tarihin en büyük diktatörü, bu ve benzeri yöntemler ile İkinci Dünya Savaşı'nı başlatmıştı. Müslüman olmayanları, ya da müslüman olsa da kendi mezhebinden olmayanları dışlamak, Hitler'in yahudileri dışlaması ile aynı derecede faşist bir tutumdur. Halkın bir kısmı o parti ya da lidere oy verdi diye, bütün oy verenlerin o kişinin her düşüncesine doğru diyeceğini düşünmüyorum.

Sevgili siyasal islamcılar. Demokrasi, sandıktan yüzde bilmem kaç oy aldıktan sonra, "ister asarsın ister kesersin" yönetimi değildir. İktidara geldiğiniz zaman insanlara bir yaşam biçimini dayatır ve ülkenizi ileri götürmek yerine geri kalmış dini ve siyasi kavgalara, intikam alma olaylarına girerseniz, yapacağınız işin "demokratik" bir yönü kalmaz. 

Halkı cahilleştirdikten sonra o cahil halktan oy almak kolaydır, eğer cesaretiniz varsa iktidarınız döneminde bilimsel gelişmeyi öne alın ve eğitimli bir halk ile "sandık"a gidin. O zaman görürüz "delikanlı kim bakalım".

18 Ağustos 2013

Siyasetspor

2013-2014 futbol sezonu açılışı, Galatasaray - Fenerbahçe arasında oynanan Süper Kupa maçı ile açıldı. Maçtan önce, hükümete karşı bir protesto olmasın, bakanlarımız maçı rahatsa izleyebilsinler diye karşılaşmanın oynanacağı yer Kayseri olarak belirlendi. Kayseri, Rize, Konya gibi hükümete %80 destek veren şehirler dışında oynansa Gezi olayları sırasındaki dayanışma ve hükümete karşı tezahüratlar kesin olacaktı. Nitekim, bu maçtan önce Spor Bakanı Suat Kılıç, taraftarları alenen tehdit etmiş ve spor müsabakalarına siyaset karıştıranların sonuçlarına katlanması gerektiğini söylemişti. Hatta tam olarak söylediği şuydu: "Protesto eden, bedelini öder".

Spor müsabakalarına siyaset karıştırılmaması konusunda sayın Bakan ile hemfikirim. Sonuçta zaten fanatiklik sayesinde taraftarlar yeterince bölünmüş ve yeterince birbirine düşman olmuş durumda. İşin içine bir de siyasi ayrılık eklenirse bu sefer aynı takım taraftarları da aralarında ayrışacak ve aynı formalı taraftarların birbirine girmesi için sebep kalmayacak.

İyi peki de, spora siyaset karıştıranlar, futbolcular ve bizzat siyasilerin kendileri ise ne olacak? Onlar da siyasi olarak bir şeyleri protesto ediyorsa onlar da bedelini ödeyecek mi?




Hiç sanmıyorum.

Totaliter rejimlerde, sadece iktidarın izin verdiği olayları protesto etmek meşrudur. Hatta, bu protestolara katılanlar bir şekilde ödüllendirilir. Mesela, iktidarın sevmediği Gezi protestolarını attığı ırkçı twitlerle destekleye Rıza Kayaalp, Akdeniz Olimpiyatları'nda Türk Bayrağı'nı taşıma ödülünü aldı. İktidarın sevmediği ya da doğrudan iktidarı hedef alan protestolar ise kesin bir şekilde cezalandırılır ve ibret olması için bu cezadan herkes haberdar edilir. Bu konuda da Cenk Akyol'u örnek gösterebiliriz.

Spora, hatta mümkünse hiç bir konuya siyaset karıştırmayın. Kirli oyunları oynayacak yeriniz sadece Playstation olsun.


17 Ağustos 2013

Mısır Turnusolu

Arap dünyası çok karmaşık. İnanın çözebileceğim bir yapıları yok. En kötü yanı da, demokrasi hiç bir şekilde Arap ülkelerinin üzerinde durmuyor.

Kimse çıkıp da Arap Baharı denen safsatayı savunmasın. Arap dünyasında devrilen diktatörlerin yerini her zaman yeni diktatörler alır. Eskiden bunlar darbelerle yapılırdı, artık Hitler'in yöntemini kullanarak, yani sandık ile diktatörlük alınıyor. Maalesef, bu bahsettiğim Arap ülkelerinin arasına Türkiye de kendini sokmaya çalışıyor.

Müslüman Kardeşler adındaki grup, siyasal İslam'ın vücut bulmuş hali. Siyasal İslam ise, Ortadoğu'yu şekillendirme projelerinde, kukla krallıklardan sonra ikinci aşama olarak sözde demokrasi sistemlerinin kilit oyuncusu. Dikkat ettiyseniz, önce Türkiye'de denenen ve siyasi olarak başarılı olan AKP deneyiminden sonra, benzer partiler ve örgütler bütün Arap dünyasında kurulmuş ve iktidar ortağı olmaya hazır hale gelmişlerdir. Tabi bu örgütlerin önünde bir sorun vardı: bu ülkelerde seçim olsa da, seçim ile iktidarı devirmek mümkün değildi. Bu yüzden ayaklanmalar başlatıldı. Sonrası malum, Suriye hariç diğer bütün ülkelerde Arap Baharı başarılı oldu ve iktidarlar devrildi.

Fas'daki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin amblemi
İktidara gelen siyasal İslamcı partiler, özellikle de Mısır'daki Müslüman Kardeşler, yüksek oy oranı ile iktidara gelmenin verdiği güçle, devirdikleri iktidarları aratır oldular. Getirilen yasaklar, garip ve bağnaz dini kararlar yüzünden, önceden kendilerine yakıştırılan "ılımlı" imajları yerle bir oldu. Zaten, Gezi Parkı olayları sırasında, aynı "ılımlı" İslam düşüncesinin ne kadar ılımlı olduğunu da görmüştük.

Şimdi, Türkiye'deki İslamcılar, sosyal medyadaki profil resimlerini "Rabia" simgesi ile değiştiriyorlar. Aralarında elbette ki Mısır ordusunun sivilleri öldürmesine tepki koyanlar vardır, ama asıl olay siyasal İslam desteği. Çünkü, Mısır'da Müslüman Kardeşler kaybederse, tıpkı Arap Baharı gibi, domino efekti ile diğer Arap ülkelerindeki siyasal İslamcılar da kaybedecek. Tabi, bu işin pilot uygulamasının yapıldığı Türkiye'deki AKP de bundan nasibini alacak. İşin özünde bu korku mevcut.

Türkiye'deki siyasal İslamcıların uyanması lazım. Destek verilen örgüt, sadece Adeviyye Meydanı'nda kurşunlanan insanlar değil - Usame bin Ladin'e akıl hocalığı yapan, birazcık destek alabileceği her güçle -ne kadar inancı uymasa da- işbirliği yapan, ötekileştirmeyi bir politika haline getiren bir yapılanma. Mısır'da olanlardan ders almalılar. Çok acı olsa da, çok anti-demokratik olsa da, Mısır'da olanlar, siyasal İslam'ın artık Ortadoğu şekillenmesinde yerinin olmadığını gösteriyor. 

Gidişatı iyi okuyun.

10 Ağustos 2013

Kılavuzu Müteahhit Olanın..

1970'lerin Yeşilçam filmlerindeki "Laz Müteahhit" karakterinin, bir gün gelip de bir bakanlık koltuğuna oturacağını pek düşünmezdim. Ama şimdi, görevi dere yataklarına TOKİ yapmak, kentsel dönüşüm adıyla insanları yerlerinden etmek olan bir laz müteahhit, "Çevre ve Şehircilik Bakanlığı" koltuğunda oturuyor. Otursun, eyvallah, kimse bir laz müteahhit bakan olamaz demiyor. Ama, konuşurken o koltuğun yerini unutmamak önemli. 

Demiş ki sayın bakan, "biz ara eleman ülkesi oluruz anca". Nedeni de çok daha ironik: "Türkiye'nin konumu gereği ve Müslüman olmamız". Nereden baksan elinde kalacak bir açıklama. Öğrenilmiş çaresizlik olayının bire bir tezahürü. Sayın bakan, kendini o kadar şartlandırmış ki, bu ülkeden "kalem ehli" çıkamayacağını, onun yerine ara eleman olarak, birilerinin ürettiği teknolojiyi tüketen toplum olacağımızı çok rahat ve çok inanarak söyleyebiliyor. 

Gerçekçi olmak iyidir, fakat hayallerin yüksek olması ve oraya ulaşmak için çabalama asıl gelişme sebebidir. Biz hayallerimizi, fıkradaki gibi "soğanın cücüğünü" yeme üzerine kurarsak, sürekli başkalarının bize dayattığı ya da zamanı geçtikten sonra bize vermeye tenezzül ettiği teknolojileri kullanmak zorunda kalırız. Bu ülkede, kafası çalışan insanlar var, ve Türkiye'de destek bulabilseler, ya da en azından kimse köstek olmasa, çok güzel teknolojik gelişmeler yapabilecekler. Ama kafa böyle olunca kimse bir şey geliştirmeye cesaret edemiyor ve biraz cesareti olanlar başka ülkelere kaçıyorlar.

Ara elemanlar elbette olacak, fakat, Türkiye'yi Avrupa'nın ucuz işçi ülkesi yapmaya kimse çalışmasın. Yoksa amacınız bu muydu? En az 3 çocuk, 3 de yetmez 5 çocuk, çocuklarınızı devlete hibe edin söylemleri; eğitim kalitesinin düşük bir yerde standartlaştırılması ve bu sayede devlet okullarındaki öğrencilerin aynı düşük seviyede mezun olması hep bunun için miydi? Günde 3 dolara çalışıp, kazandığı parayla TOKİ kutularında oturacak ve taksitli borç bataklarında en son teknoloji tüketim malzemelerini mi alacak?

Bu ülkede mucit de, kalem ehli de yetişir sayın bakan. Gidip de Türkiye'nin konumu ya da halkın çoğunluğunun müslüman olmasını bahane olarak sürmeyin. Bu topraklar, daha da karışık olduğu zamanlarda bile bir çok müslüman bilim adamı, mucit yetiştirdi. Müteahhitlikten bakanlığa siz gelebildiğinize göre, en ücra köşelerden kalem ehli de çıkacaktır. Yeter ki bu şekilde köstek olmayın.